14 Şubat 2014 Cuma

''All you need is love,love is all you need''

                                           

Sheldon:Given that Saint Valentine was a third century Roman priest who was stoned and beheaded, wouldn’t a more appropriate celebration of the evening be taking one’s steady gal to witness a brutal murder?

Saatler Bond misali 00:07'yi gösterirken (ironiye de bak) bir ''Sevgililer Günü''nü daha -Aziz Valentin'in yaşamına paralel olarak- öldürmüş bulunuyoruz.Dr. Sheldon Cooper'la (TBBT) 14 Şubat için birebir aynı hisleri taşısamda ,(spoiler:yeni sezonda bu düşüncesinden biraz uzaklaşmış gibi)  kim sevginin,aşkın hatırlandığı bir güne hayır diyebilir ki?

2 paragraf arasında yazmayı beklediğim bu kadar zamanda ne mi yapıyorum?Sabah 08:00'dan itibaren adeta bir Sosyoloji tezine konu olan günümü düşünüyorum.Kapıların bazısının coşkuyla açılıp ''Happy Valentines Day'' ile güne başlanmasını,bazısının ise ''Screw Valentines Day'' ile başlayıp eski sevgili fiyaskoları ile devam etmesini,ayrılık mevsiminin geldiği şu zamanlarda bir 14 Şubat,hediye stresi,günü görmezden gelmeler,kimine göre yapay tatlandırıcı tadında kimine göre oldukça özel,kalp balonları eski sevgilisinin anatomik kalp modeli gibi görüp patlatmak isteyenlerden tutup,her aldığı oksijen molekülüyle beraber pamuk şekerden bulutların üzerinde dolaşanlara kadar hepsini bir araya getiren dopamin dolu bir gün geçirdim.

N'asıl oluyor da bu kadar samimi yaşadıktan sonra bu hale geliyoruz?Kim bunu isteyebilir ki?''demişti 2 Days in Paris'te.Hiç anlamadığım hiç de anlayamayacağım bir paradoks...Neresinden tutsam elimde kalıyor.Aşkında inişleri çıkışları,bir son kullanma tarihi olduğunun bir kanıtı gibi adeta.Bir başka filmden hatırladığım tarafı ise ''Hep aynı tempoda kalsa delirmez miydin?'' demişti.Benim cevabım ise ''Dünyada bu kadar kötülük,nefret,haksızlık çaresizlik varken,hep aynı tempoda kalan bir aşk yüzünden delirmeyi tercih ederim ''olurdu muhtemelen,ama neyse sonuç olarak soru bana değildi.

Birde bardağın yarısı dolu,diğer yarısıda hava ile dolu teorisi ile düşünürsek,burada pembe gözlükler devreye girdi- ömrü sonsuzda olsa,kelebek ömrü kadar da olsa gideceği zamana kadar refakat etmeli sevgiye,aşka,en önemlisi ise bütün bu duyguları hissettiren ''O'' kişiye.Aziz Valentin vesilesiyle olmuş,olmamış kimin umurunda?All you need is love,love is all you need...

13 Şubat 2014 Perşembe

Imagine a Rainy Day

                                            http://naturesoundsfor.me/rain-sounds  
Pıt ,pıt,pıt,pıt ,pıt...Yağmur damlalarının cama dokunuşunun sesi her yerde aynıymış bak...Pıt ,pıt sessizlik...Bazısı birikince yanaklardan süzülürmüş gibi yoluna devam eden bazısı ise akşamdan kalma bir buluttan düştüm der gibi zikzaklar çizen pıt pıt...

Bugünde sorumluluk yokmuş gibi yaşamalı dedim,çıkmadım dışarı.''Sıkılmadın mı hiç?'' dedi.Oda küçük,düşünceler büyük ben çıkmasam onlar çıkıyor dışarı.'' dedim.

-Neden içeride ters bir şemsiye açtın,n'apıyorsun?
-Islanmak değil endişe ettiğim,4 duvar birde tavan eşlikçim ,somut olmasa da kaçan düşüncelerimi avlıyorum,pratik değil hatta delice ama yinede bir yardımı oluyor.

Pıt,pıt sokakta bir golden retriever düşen damlalar altın tüylerinde parlıyor,pıt pıt ıslak burnuna düşüyor.2 kişi konuşuyor ayrı yönlere bakıp vedalaşıyorlar,sonrası kopuk,hayat onlara ne getirecek bilmesemde hayalini kurarım bazı bazı.

Yağmur yağarken camdan bakmak ,balıkların olmadığı bir akvaryuma dışarıdan bakmak gibi,dekorları hep aynı,yaşayanları farklı,suyuda değişiyor bak,elinde bir fincan kahve ile seyir zevki de var.

Pıt pıt...dağınık masamda kırmızı,beyaz şeritli kedili kolye,şeritleri dağılıyor,2 renkli diş macunu gibi...Pıt pıt dağınık masa dağınık düşüncelermiş,bu bahane de toplamamak için,ya boş olsaydı?Sorumluluk yok bugün ne güzel...Bugün güzel bir gün...

12 Şubat 2014 Çarşamba

Mine Vaganti-Ferzan Özpetek-Nina Zilli


Cinquantamila lacrime...Filmlerin soundtracklerini hatırlayarak uyanıyorum bu aralar.Daha sonra da gün içerisinde sürekli melodisiyle dolanıyorum.Her ne kadar İtalyanca bilmesemde insanın ruhuna dokunabiliyor müzik,hep tuhaf bulsamda ne hoş bu kadar etkilemesi...



Büyüsünü kaybeder mi sözlerinin anlamını okuyunca diye düşünsemde,beni yanılttı aksine (:

Cinquantamila lacrime non basteranno perchè               “Elli bin göz yaşı döksem
 Musica triste sei tu dentro di me.                                         Yine yetmeyecek
 Cinquantamila pagine gettate al vento perchè                 Çünkü müzik hüzün dolu /aklım sen
 Eterno è il ricordo, il mio volto per te                                   Elli bin sayfa atıldı rüzgara çünkü yüzüm sonsuza hatırlatacak 

Nina Zilli'yi ise 1 ya da 2 sene önce Eurovision Song Contest'te L'Amore E Femmina şarkısıyla ilk kez dinlemiştim.Amy Winehouse'la dış görünüş benzerliği klişesini ilk kez gördüğümde bende düşünsemde , daha sonra birçok şarkısını da dinledim ve playlistime ekledim.(Eurovision'dan beklemediğim bir keşif oldu benim için.)Bütün bunlar geçtikten sonra ise birgün Verona'da yürürken büyük bir afişini gördüm ,keşke vaktim olsaydı da canlı olarak dinleyebilseydim dedim ancak ertesi gün Roma'ya gitmek zorundaydım.Nina Zilli mi beni kovalıyordu yoksa algıda seçicilik mi derken,belki bir başka sefere görüşürüz dedim...Bütün bunlara nereden mi geldim?Aslında bu yazı Nina Zilli için değil de daha çok soundtrackler ve Ferzan Özpetek'in Mine Vaganti filmi ile ilgili olacaktı,ancak herşeyde olduğu gibi yazıda spontane gelişti.

Filmleri eleştirmek gibi bir niyetim olmadı bunları yazarken,Julie Delphy'nin de 2 Days in Paris filmindeki ''İyi olan taraflarını alıyorum,kötü taraflarıyla başedebilirim.'' repliğini düşünüp filmlerin sevdiğim taraflarını alıp burada paylaşmayı seviyorum.

Film ilk dakikalarından itibaren biraz da benim İtalya,İtalyan kaynaklı sempatizanlığımdan ve birazda Ferzan Özpetek dokunuşundan olsa gerek beni içine çekti.Tommaso'nun Roma'dan ne getirdin sözlerine karşılık verdiği :

''Bir bavul mutluluk getirdim'' ve buna karşılık Antonio'nun da ''Mutluluğun bavulu da çok ağırmış'' cevabı,seyahatleri sonrası birkaç bavul souvenir ve anlatacak birçok hikaye getiren bendenizdense Tommaso gibi olmayı tercih edeceğimi düşündürdü bana.Yaklaşık 10 gün sonra bir başka seyahatim için hazırlanacağımı göz önünde bulundurunca herşeyi bırakıp bende bir bavul mutlu anılarımla gidebilsem sadece .Bir Bucket List yapıp düşünmeli!

Tommaso'nun yazar olmak istediğini açıkladığı  ''Konuşmayı beceremiyorum.Biri soru sorduğunda bekleyin yazıp geleyim demek istiyorum.'' dediği anda hem iyi hemde kötü hissettim,iyi yanı kurgu da olsa arada sırada yaşadığım bu duygu sadece benim yaşadığım bir duygu değilmiş,kötü yanı ise aktarılmamış tonlarca düşüncemin sayfalarda kalması belki de...

Filmdeki ölümü çok çarpıcı olan Büyükanne'nin (Ilaria Occhini) ,Nicola'ya karşı hislerini anlattığı bir bölüm var ki beni derinden etkiledi.

''Yanımda olmadığında bile Nicola benimle birlikteydi...Onunla uyumadığımızda bile Onunla uyanırdım.Bunca yıl sonra hala ona aşığım....İmkansız aşklar asla ölmez,sonsuza kadar yaşarlar.''  

Fiziksel olarak yanında olmasa ya da bir türlü kavuşamasalar da iki insanın bazen sadece bir  kişinin aşkı bu derece güçlü hissedebilmesi fikri zaman zaman derinlerde bıraktığımız ''aşk''a karşı umutla bakmamızı sağlıyor.Bitse de bir şekilde,giden fiziksel bağlılık ,kalp hep yerinde...

La nonna'nın dediği gibi: ''Gerçekten önemli olan şeyler hep bizimle kalır.İstemesek bile...''

8 Şubat 2014 Cumartesi

Unutulası...

Takvimden bir gün bir gün daha eksilirken,her gün  bir ölçü daha az hatırlamak anıları serbest bırakıp bugünden uzakta, geçmişte yaşamasına devam ettirmek,tıpkı bir trenin arkasından el sallayan bir silüet gibi bazen acıtan,bazen de yeni bir istasyonda yeni anıları oluşturmayı bekleyen  biraz çaba gerektiren bir süreç var ki adı yok her gün daha unutulası...

7 Şubat 2014 Cuma

Absinthe Bourgeois Chat Noir

                                                                           

   Absinthe Bourgeois Chat Noir...Aralık 2013 Sacre Coeur yokuşundan aldığım,çalışma odamın duvarlarındaki yerini almasını bekleyen afişlerden sadece biri.                                                          

6 Şubat 2014 Perşembe

Synecdoche,New York

                                               



Hızlı trenin içinde yavaş çekimde raydan çıkmak gibi,sonunu bile bile Caden ile birlikte ,kulaklarımda I'm just a little person,little person in a sea, 123 dakika içerisinde ekranın sonundaki gri banta ulaşmaya çalıştık ''Synecdoche,New York''u izlerken.Hayatının böyle sonlanmasındansa, belki de  Sammy gibi dekor binanın çatısından kendisini o gün bırakıp kendini mutlak sona başlangıçta ulaştırsaydı lavabonun musluğundaki arızayla gelen terk edilmeler,parçalanmalar,ölümler,ayrılıklar,karmaşalar,işe yaramama duygusu,her geçen dakikasında ölümün aslında hayatında onun başına gelebilecek en iyi şey olduğunu farketseydi keşke dedim.Bir karakteri bir filmin içinden çıkarıp özgürlüğüne kavuşturmayı,en sonunda Ellen gibi bir şekilde yönlendirmeyi ne kadar istedim anlatamam.

Bana göre ''Nine'' müzikali gibi (ya da Federico Fellini 8,5 demeliydim) başlayan filmin her sahnesinde Caden ile birlikte daha sonra onun da farkına vardığı gibi ''İnsanların onun sızlanmalarına vakti olmadığını,çünkü herkesin kendi derdi olduğunu'' ya da Hazel'ın dediği gibi ''Herkes kendi hayatına yön vermeli,ben artık sana O gözle bakamam Caden'',mesajını bir şekilde artık çok geç olmadan farketsin ve yoluna devam etsin diye beklememe rağmen her zaman mutlu sonlarla bitmiyor,yine de ölüm Caden için güzel bir son ve O'na hayatı boyunca yakışan tek şey oldu bir yönüyle baktığım zaman .

Caden'ın umutsuz zamanlar arasından çıkarıp,''Artık oyunu n'asıl yapacağımı biliyorum'' ,''yeni bir başlık buldum sence bu n'asıl ?''sorularının ardında bir replik var ki filmin gidişatını bir şekilde değiştirip,üzerinde düşünelecek bir konuyuda arkasında bırakıyor...

Caden:''I know how to do it now.There are nearly thirteen million people in the world.None of those people is an extra.They're all leads of their own stories.They have to be given  their due.''




5 Şubat 2014 Çarşamba

Kapının altındaki melodi


                 
                                            Müzik: Lee Byung Woo-Epilogue
Güzel bir müzik,film,kitap bulduğunda kaçırmamalı. Bu sefer yakaladığım ise kapının altından tanıdık bir biçimde yükselen güzel bir müzikti.Benim bir sonraki dönemde vals kursuna yazılma isteğimle beraber,Charlotte'un birkaç hafta önce Cartier-Baiser Vole reklamında gösterdiği dans eden çifti tamamen unutan ben,odama doğru ilerlerken koridorda bir melodi duydum ve aklımdan çıkaramadım neyse ki müzik Charlotte'un odasından geliyordu ve acaip bir diyalog yaşamadık.Unutmadan odama gidip hemen playlist'ime ekledim,notalarına baktım çalınmak üzere bir kenara koydum.Geriye sadece bu güzel müziği paylaşıp,notaları ise piyanoma kavuşturmak kaldı.

Bir sorum olacaktı ?!?


                                           


Gecenin bu vakti bir elimde kitkat,aylardır yaptığımız rutin televizyon izleme,müzik dinleme,oyun geceleri sonrası birden aklıma birçok soru işareti kondu,ve meraklı yanımı Leonard'ın (TBBT) Itchy kazağı gibi tırmalamaya başladı.

Çocuksu bir örnekle başlamak gerekirse,çoğu akşam yemekten sonra yerini aldığımız biri lacivert ikisi gri kanepelerimizde bazen dikkatle izlediğimiz,bazen ise konuşurken açık olduğunu bile unuttuğumuz eski televizyonumuzun tek kayda değer kanalında,buradaki adıyla ilk önce Spongebob Schwammkopf,bizim bildiğimiz Süngerbob Karepantalon,Spongebob Squarepants,ya da isterseniz Bob L'eponge olur.Türkiye'de iken genelde pazar kahvaltılarıma eşlik eden Spongebob -ki en iyi dublajlarından birinin Türkçe olduğunu düşünmüşümdür hep- izlemek hoşuma gitse de ,Alman versiyonu kadar güldürmedi hiçbir zaman beni(Bu durumda düşünülmesi gereken bir durumda Almanca'ya o kadar hakim olmamam).Ya da Spongebob'dan sonra gelen Die Pingune aus Madagaskar (Madagaskar'ın Penguenleri)'nde en sevdiğim karakter Rico'nun Almanca konuşan haline daha çok sempati duymam,aynı bölümleri Türkçe ve İngilizce dublajla da izlediğim düşünülürse dilin kulağa gelen melodik yapısından dolayı mı yoksa espriler Almanca'ya daha mı oturduğu için daha fazla gülüyorum?(Alman esprilerine çoğu zaman anlamadan bakmam,ya da komik bir yanını bulamamın yanında bu durum biraz absürd oldu.)

Bir başka konuya değinirsek Spongebob'ın karakterlerinden Ahtapot Squidward Tentacles'ın ,Almanca'da Thaddeus (Ich bin Thaddeus,Er ist Thaddeus,Wir beide sind Thaddeus),Fransızca'da Carlos olarak geçmesi,bizim karakter isimlerine çabuk oryante olmamız ve değiştiremeyecek kadar saygılı olduğumuzun mu göstergesidir?Thaddeus Almanca bir isim olmasına rağmen ,Fransızların buram buram Mexico kokan Carlos ismini seçmeleri ise ayrı bir soru işareti.Başka bir sorun ise -çözmemekten oldukça memnunum neredeyse hergün yorgunluğumu atmak için oturduğum bu kanepede aslında dinlenmekten çok kafamı yorduğumun farkına varmam ise ilginçtir,bu soru da yazıyı yazarken ortaya çıktı .

Konudan konuya sörf yapan beynim bugün kendini düşüncelerin Hawaii'sinde buldu adeta.Peki ya Fransız arkadaş populasyonumun artmasıyla paralel olarak müzik arşivimdeki onların bile bilmediği Fransız müziklerin artması-Lise Fransızca dersleri kopya olarak sayılır mı bilmem-?(Şarkı sözlerini çevirmeden baktığım zaman Charlotte'un sence bu şarkı ne anlatıyordur durumu üzerine tahminlerde bulunup bir kısmının doğru çıkması)Hararetli bir tartışma ortamında Fransızca konuştuklarını unutup aynı konuda yorum yapmam.Sabah bazen onlardan erken aklımda ''Crepe yapmalı!'' düşüncem,ismine dikkatlice bakmadan konusunu okuyup daha sonra izlemeye başladığım filmlerin Fransız yapımı çıkması? Politika ile ilgisizken sürekli konuşularak bilinçaltıma yerleşen 2000'li yıllar Fransa siyasi durumu.Bir şekilde aylar önce Almanya diye geldiğim bu ülkede kendimi Alsace Lorraine'de bulmam beni oldukça şaşırtan durumlardan biri.Son noktayı Paris gezimden sonra birçok Fransız arkadaşımın ''Paris n'asıldı nereleri gezmemizi önerirsin?'' sorusu koydu.Ve bir de düşündüm ki acaba konuya kim daha fazla Fransız kalıyor.

Başladığım soru yeni sorular doğurdu farklılıklarımızın  bir ucundan tuttum,bu zaman zarfında 3 farklı İtalyan'dan 3 farklı tiramisu yedim,tarifleri aldım,her bir kaşıkla beraber yeni soruları da soru yumağının içinden çıkardım,her dilde oynanan ''kelime oyunları''nın tuhaflığını,espri anlayışlarını,onlarda çocuklara yapılan ''Burnunu aldım'' jestinin bizde nerelere gittiğini,başka bir kelimenin ise çevirince içler acısı başka haller aldığını,bazen birlikte beğendiğimiz yemekler olmasına rağmen,bir başka zamanda benim foie gras'dan kaçacak delik ararken onların mantarlı yemeklere tahammül edememesini,uzayıp giden bu listemin aslında bizi biz yaptığını, anlattığım özelliklerden  biri bile olmasaydı ne çok şeyi değiştireceğini düşündüm.Farklı dillerle ilgili başladığım sorumu,farklı kültürlerle aynı çerçeveye yerleştirerek güzel bir rafa yerleştirirken,yeni sorular ve yeni arayışları arayarak bu yazıma veda ediyorum.

Zaman Yaşarken...




Anlar vardır bitmesini istemediğimiz,bir ucundanda olsa,fotoğraflarla,anılarla,günlüklerle,eşyalarla tutunmak,canlandırmak istediğimiz.Eşyaların,fotoğrafların hepsinin bir ruhu vardır bu yüzden,dokunduğunda bile birkaç saniyeliğine gözünün önünden geçiyorsa zaman,bir yönüyle sadece geriye giden zaman makinasını bulmuşuz belki de demektir.

Eşyalarda yolculuklarına başlarken henüz biçimsiz bir materyalken,(bir yerde üretildiler elbet) yolculuklarının sonunun bir evde dünyanın başka bir köşesinde bitebileceğini,bir anlam ifade edeceğini,bazen mutluluk bazen hüzün kaynağı olabileceklerini beklentileri arasına koymuşlar mıydı acaba? Cevabını bilemeyeceğimiz bir soru.Onlar düşünmediyse bile benim aklıma gelen şu anda bir yerlerde,veya geçmişlerde bir materyal bana ulaşsın,birşeyler hatırlatsın diye bekliyordu,bekliyor ,yine bekleyecek ve biçimlenecek.Baktıkça da dünyanın bir yerinde şu zamanda Yağmur burada bulundu,şu anları yaşadı diyecek.

Benim dünyamda zaman 3 yönde ilerliyor gibi.Bir parkın yanından geçtiğimde 2 hafta önceki halim burada koşuyor,uzun zamandır uğramadığım bir cafe'de 1 ay önceki Yağmur arkadaşlarıyla vakit geçiyor,bir diğeri ise belki treni kaçırıyor,aniden gelen bir rüzgar veya bir kokuyla birşeyleri hatırlıyor ama her 3 haliyle geçmişiyle,şimdisiyle ve geleceğiyle devam ediyor.

Üzerinde melek olan kutuyu aldığımda Bratislava'da her yerin sessiz olduğu o günde kaleye yakın bir dükkanda bulunduğum masalsı saatlerde buluyorum kendimi,Maske'ye dokunduğumda kapanma saatine yakın Viyana'da Theater Museum'a koşuyorum,siyah La Chat Noir desenli fincanı elime aldığımda Sacre Coeur'ün merdivenlerinden iniyor,Kar kürelerinin her düşen yapay kar tanesiyle birlikte sanki bende şehrin silüeti içine düşüyor,Bond Cafe bardağı elimde sevimli terrier'i seviyor ,güzel kurabiyelerden yiyip cappuccino kokusu alıyor,Gladyatör su şişesi kapağını her gördüğümde Linz'teki gecelerden birine gidiyor,Montpellier'den gelen esrarengiz kartpostalı görünce düşüncelere dalıyor,Star Wars matruşkalarıyla oynarken hala sıralamasına kızıp,Prag'ın ışıltılı akşamlarında buluyorum kendimi.

N'asıl hafızama kazınıyorsa anılar,bir şekilde eşyalara,günlükteki yazılarıma,fotoğraflara tutunuyor ve benimle birlikte 3 haliyle ilerliyorlar.Ben bıraksam onlar bırakamayacakmış ,birbirimize hep ihtiyacımız varmış gibi...

Albertina'da bir gün.


Bugün etrafı özensizce toplarken,çekmecenin bir köşesinden çıkan Albertina Müzesi'nin Monet bis Picasso Die Sammlung Battliner'den kalan bileti beni Aralık'ın soğuk bir akşamındaki Viyana sokaklarının koşuşturmacasına geri götürdü.Albertina'daki 3 saatlik kısa vaktimde,kırmızı montum,sırt çantam, dslr kameram üçlüsü ile büyülenmiş biçimde Edgar Degas'ın ''Zwei Tanzerinnen'' resmine bakan ben bir yandan da elimde çalan telefonla uğradığım hafif hayal kırıklığını bugün bir bilete bakarak tekrar o ana gidip yaşamış oldum..
http://www.albertina.at/ http://tr.wikipedia.org/wiki/Edgar_Degas

Değişimin getirdikleri...


                                                 




Değişim.Her geçen gün insan hayatında çok da büyük bir değişiklik olmadığını düşünsede,hergün üzerine birikimler,anılar ekleyerek değiştiriyoruz hayatımızı.Anı sonuça odaklı yaşamaktan değişime giden yoldaki olaylara fazla tanık olamıyoruz ya da dikkat etmiyoruz.Öyle ya da böyle geçiyor zaman...

5 ay önce büyük değişimlerden birini hayatımda gerçekleştirmek üzere topladım bavulumu başka bir ülkeye geldim.Kararı verirken de bir kez bile tereddüt ettiğimi düşünmedim,belki de gitmeyi bu denli kolaylaştıran şey buydu.Bir hayal kurdum ve elimde bir bilet yanımda eşyalarım bir gece cam kenarı biletim ve ben , hayatım boyunca tanıdık olduğum şehirlere,aitlik duygusunu her feet'te aşağıya bırakarak bir süre görüşmemek üzere yoluma devam ettim.Yeni bir hayata başlamanın verdiği büyük bir heyecan,daha önce gidilmiş bir ülke de olsa binlerce konuşma bulutu dolusu sorular,kulaklıktan gelen Mendelssohn'ın E Minor op 64'ünün bu duygusal karmaşa içinde ,konuşma bulutlarını silip yerini gözlerde buğu ile birlikte akan gözyaşlarıma bırakması ve her geçen saniye ile birlikte sonuçtansa bir sonraki adıma odaklanma dürtüsü...

Bir şekilde şu an hatırlamadığım karmaşık anlar sonrası kendimi otelde bulmam ve bir rahatlama anı sonrası ''Bir evim var evet ama bu ülkede de gerçekten evim gibi hissedeceğim,evim diyebileceğim bir yer olacak mı? '' sorusuyla kendimi meşgul ettim.Ertesi gün her yeni açılan kapıyla (taksiler,regional trenler,koridorlar,giriş kapılarıyla) birlikte kendimi sorunun cevabını bulmaya yönelik ilk anılarımla,karşılaşmış buldum.Komşularla tanışma,camdan dışarıya uzun süre bakıp yeni güne artık bu pencereden bakacağım demem,uzun süre sonra eşyalarımı da alışkın oldukları habitatından çıkarıp köşelerinin,dokularının bile bulundukları raflarda biraz tedirgin hissettiklerini düşüncesiyle kendi aidiyet alanımı kurmaya başladım.

Hergün olmasa bile yavaş yavaş yerini bulan eşyalar,mor krizantemler,beyaz güller,geldiğimin 2. günü aldığım pembe Colorad bisikletim,her sokağını her detayını müze gibi dikkatlice gezdiğim yeni şehir üzerinden aylar geçmesine rağmen ''Şimdiki aklım olsaydı ilk geldiğimde bunu da yapardım.'' diye hayıflanmalarımı da ekledim değişim günlerime.Her gezdiğim şehirden (bir düşününce 14 yeni şehir ve 6 ülke ) eklenen bir tanesi aileme gönderdiğim bir diğerini de yatak başucumda bulunan tahta platforma yapıştırarak gün be gün metamorfoz geçiren bu odada,kar kürelerimle şehirlerin silüetlerini seyrettim,çalışma masamın üzerinde kalan kahve lekelerini,penceresi yarım açıldığında sıcak tam açıldığında soğuk olan odamı,kırmızı Scotch battaniyemi,okudukça sıraları değişen romanlarımı,mutfak eşyalarımın kırmızı tonunu,mini Star Wars koleksiyon eşyalarımdan,sayısını artık hatırlayamadığım kahve fincanlarını,bir köşeden sürekli bana bakan dslr kameramı ve sarı sırt çantamı (dün gece rüyamda başka birine aitlerdi nedense? ) ,hiçbir zaman oturmak için kullanmadığım gri tekli koltuğu,aynı soluk tonda ders çalışmaktan çok koridor gezintilerimizde işe yarayan ofis sandalyesini,bir şekilde kaybetmeden yerini buldurabildiğim siyah ev şeklindeki diyafonuma takılı posta kutusu,ev,bisiklet anahtarlarını,masanın bir kenarında yazan baş harfleri,bir önceki Yunan komşumun İtalya gezisinden kalan yonca şeklinde Roma,Venedik,Vatican anahtarlarını,geri dönüşüm şişelerini,sabahlara güzel başlamamı sağlayan havuz gözlüklerinin asılı olduğu metal platformu,alanı küçük de olsa bir şekilde kara delik bulunduğunu düşündüğüm bu yerde eşyalarımı kaybetmeyi,tekrar bulmayı tekrar kaybetmeyi,canı sıkılan bir arkadaşımla dertlerini paylaşıp yarı açık pencereden göndermeyi,gözlerimizden yaş gelene kadar bu odada gülmeyi,güzel ya da ilginç bir haber geldiği zaman kapının kırılır gibi çalınışını,yan komşumun her saatte şarkı söyleme özgürlüğünü,kapıyı açtığım anda gelen kokudan mutfakta kimin olduğunu anlamayı,ayak seslerini tanımayı,6 dilin konuşulduğu bir koridorda selamlaşmayı,bazen yorgunluktan ortak bir dil bulamayıp sadece bakışlarla birbirimizi anlamayı,birkaç ay boyunca geceleri uyumadan konuşma saatlerinin yerini filmlere,sayfalara bırakmasını,oyun gecelerini,koridorun sonunda açık bırakılan kapıya kızmayı,yeni yemekler öğrenip öğretmeyi,değişimin kendisini,biriktirdiklerini,getirdiklerini sevip,ilk endişemin yerini her haliyle ''evim'' dediğim bu yeri tanımaya ve sevmeye bıraktım.Bir tane daha evim var şimdi diyebilmek,ve yeni dostlukların açtıkları yeni evleri yeni kapıları da sevmek belki de bu yolculuğun getirdiği en güzel duygu oldu benim için.İyi ki varsın değişim,hep değişmek dileğiyle...

Das Leben der Anderen

Georg'un Jenska'nın ölümünü öğrenmesi sonucu,doğumgünü hediyesi Sonate vom Guten Menschen'ı çalmaya başlaması...


Kırmızı mürekkebin alametifarikası... ''Sizde bilirsiniz Dreyman,umut hep en son ölür.''

Filmin son sahnesi:
Georg'un yazdığı Sonate vom Guten Menschen'ın kapağı açılır.

 HGW/XX 77'ye adanmıştır.Teşekkürlerimle.

Satıcı:29.80 Hediye paketi mi?
Wiesler: Hayır...''Bu benim için''



P.S:Filmde Wiesler'in olduğu çoğu zahnede Kevin Spacey benzerliğini gören bir tek ben olmamamın verdiği ''Evrende yalnız değilim rahatlığı''nı buldum yine.











Un,deux,trois Soleil!


Bir taraftan baktığımız zaman,değişik ülkelerde de olsak aynı çağın çocuklarıyla aynı oyunları oynamışız hep.Nereden mi geldi şimdi?Cumartesi akşamı İtalyan arkadaşım Luana'nın evinde Merda! (kağıt oyunu) oynarken ,Charlotte (Fransız arkadaşım) bizde onu Merde! diye oynuyoruz derken.Giulia'nın Un,due,tre stella demesiyle,Charlotte'un Un,deux,trois soleil! demesi benim bakışım üzerine oyunu açıklamaları ve bizde de aynı oyunun olduğunu farketmem.Heykel oyunu! Melodisini hatırlayamasamda bir zamanlar dünyanın farklı uçlarında çocukken hepimiz aynı oyunları oynarken,yıllar bizi aynı ülkede buluşturduğunda aynı oyunları değişik dillerde oynamaya devam etmemizdi güzel olan.

4 Şubat 2014 Salı

Lay your head where my hearth used to be.

But don't be fall in love,it takes your soul...It takes your soul. dedi Jonathan.

Caricatura Museum/Frankfurt -Michael Sowa





Frankfurt'a birkaç haftada bir sürekli yolumun düşmesine rağmen ,geçtiğimiz hafta yağmurunda etkisiyle bir arkadaşımla Eisegner Bridge'e giden kısa bir yol ararken Caricatura Museum'la karşılaştık ve Michael Sowa sergisini gezdik.Her çalışmasını incelemekten ayrı bir keyif alsakta bir resmi var ki bu aralar tam anlamıyla beni anlatıyor ve işte ''Lieber Lesen'' Michael Sowa.

Le nom des gens



Baya-3 ıstakoz ne kadar?
Satıcı-80 euro
Arthur-Şampanya da al solcu!
Baya-Aynı paraya kaç tane yengeç alabilirim?
Satıcı-7 tane falan.
Baya-Canlılar mı peki?
Satıcı-Tabii ki canlılar.Bakın.
Baya-Yengeçleri alayım.
Baya-Acele et hareket etmiyorlar.Ölmemeleri lazım.Istakozlar için üzülüyorum
Arthur-(Homurdanır.)
Baya-Fakat bir ıstakozla,bir yengecin hayatı aynı
değerdedir.Istakozun daha kıymetli olduğunu söyleyen kapitalizmdir,doğa değil.3 ıstakozdansa 7 yengecin hayatını kurtarmak daha iyi.Öyle değil mi?İyi de o paraya kaç karides denk gelirdi?
Arthur-Senin yanındayken çok mutluyum.
..... Arthur-Şunu bil ki keşke senin bana kattığın kadar bende sana katabilseydim.

3 Şubat 2014 Pazartesi

Kurgunun Gerçek Hayattaki Tadı




Laura Esquivel'in ''Acı Çikolata'' romanı kitaplığımda dönüp dolaşıp okuduğum kitaplar arasında bulunur.Tita'nın Pedro'ya olan aşkını, Tita'nın yaptığı olağanüstü yemekler üzerinden anlatması,Tita'nın yemeklerini yiyen herkesin Tita o gün hangi hisler içindeyse aynı şekilde bazen daha şiddetli biçimde hissetmesi beni hep etkilemiştir.Bazen Acı Çikolata kadar gerçek olmasa da bunun gerçek hayatta da yansımasını görür gibi oluyorum.

cafefernando.com'dan hangi tarifi denesem sürekli güzel sonuçlar alıyorum.Defalarca denediğim Brownie tarifi ise benimle her gittiğim yere birlikte geldi,ve ilk kez deneyen arkadaşlarımla beraber İngilizce,Almanca,İtalyanca ve Fransızca'ya çevirilip hemen onlarında arşivlerine eklendi.http://cafefernando.com/brownies-my-way/.(: 2 hafta önce elimde kuvertür çikolatalar,aklımda cafefernando tarifi,ve içimde buruk bir hisle Brownie yapımına başladım.Fırından çıkardığım anda sanki Acı Çikolata'nın sayfalarının içine düştüm ve defalarca denediğim tarifin çatladığını gördüm.Bir şekilde hislerini canlı cansız herşeye aktarabiliyormuş insan dedim.Müziğin,güzel sözlerin,tepkilerin canlılar üzerindeki deneyleri gibi,hislerinde yemeklere aktarabilmesini o anda farketmiş olmak,bir anda zamanı durdurdu.Daha sonra silikleşti Brownie'ler de önce buzdolabında daha sonra ise midelerdeki yerini aldı.Ben her ne kadar o gün Brownie'yi yemesemde,yine bir romanı düşünerek günü bitirdim.Aslı E. Perker Sufle.

http://www.canyayinlari.com/tanim.asp?sid=IVLNW2O6RA3O8XDYIRTZ
http://www.dr.com.tr/kitap/sufle/asli-e-perker/edebiyat/roman/turkiye-roman/urunno=0000000355048
http://cafefernando.com/turkce/brownie/

Idea Book


Uyanmaya yakın beynimden milyonlarca düşüncenin aktığı bir zaman dilimi var,bütün düşünceleri yakalamaya çalıştığım ama bir türlü başaramadığım.Birini yakalamışken diyordum ki Ted Mosby'den örnek alıp Dream Notebook yerine bende bir Idea Notebook mu oluştursam? Malzemeler mi? Sadece raflarda günlük olmayı bekleyen notebooklardan birini alıp,yakalayabildiğim kadarıyla düşüncelerimi yazıp,son olarak da hayata geçirmeye yarayan motivasyonu eklemek.Voila!