12 Şubat 2014 Çarşamba

Mine Vaganti-Ferzan Özpetek-Nina Zilli


Cinquantamila lacrime...Filmlerin soundtracklerini hatırlayarak uyanıyorum bu aralar.Daha sonra da gün içerisinde sürekli melodisiyle dolanıyorum.Her ne kadar İtalyanca bilmesemde insanın ruhuna dokunabiliyor müzik,hep tuhaf bulsamda ne hoş bu kadar etkilemesi...



Büyüsünü kaybeder mi sözlerinin anlamını okuyunca diye düşünsemde,beni yanılttı aksine (:

Cinquantamila lacrime non basteranno perchè               “Elli bin göz yaşı döksem
 Musica triste sei tu dentro di me.                                         Yine yetmeyecek
 Cinquantamila pagine gettate al vento perchè                 Çünkü müzik hüzün dolu /aklım sen
 Eterno è il ricordo, il mio volto per te                                   Elli bin sayfa atıldı rüzgara çünkü yüzüm sonsuza hatırlatacak 

Nina Zilli'yi ise 1 ya da 2 sene önce Eurovision Song Contest'te L'Amore E Femmina şarkısıyla ilk kez dinlemiştim.Amy Winehouse'la dış görünüş benzerliği klişesini ilk kez gördüğümde bende düşünsemde , daha sonra birçok şarkısını da dinledim ve playlistime ekledim.(Eurovision'dan beklemediğim bir keşif oldu benim için.)Bütün bunlar geçtikten sonra ise birgün Verona'da yürürken büyük bir afişini gördüm ,keşke vaktim olsaydı da canlı olarak dinleyebilseydim dedim ancak ertesi gün Roma'ya gitmek zorundaydım.Nina Zilli mi beni kovalıyordu yoksa algıda seçicilik mi derken,belki bir başka sefere görüşürüz dedim...Bütün bunlara nereden mi geldim?Aslında bu yazı Nina Zilli için değil de daha çok soundtrackler ve Ferzan Özpetek'in Mine Vaganti filmi ile ilgili olacaktı,ancak herşeyde olduğu gibi yazıda spontane gelişti.

Filmleri eleştirmek gibi bir niyetim olmadı bunları yazarken,Julie Delphy'nin de 2 Days in Paris filmindeki ''İyi olan taraflarını alıyorum,kötü taraflarıyla başedebilirim.'' repliğini düşünüp filmlerin sevdiğim taraflarını alıp burada paylaşmayı seviyorum.

Film ilk dakikalarından itibaren biraz da benim İtalya,İtalyan kaynaklı sempatizanlığımdan ve birazda Ferzan Özpetek dokunuşundan olsa gerek beni içine çekti.Tommaso'nun Roma'dan ne getirdin sözlerine karşılık verdiği :

''Bir bavul mutluluk getirdim'' ve buna karşılık Antonio'nun da ''Mutluluğun bavulu da çok ağırmış'' cevabı,seyahatleri sonrası birkaç bavul souvenir ve anlatacak birçok hikaye getiren bendenizdense Tommaso gibi olmayı tercih edeceğimi düşündürdü bana.Yaklaşık 10 gün sonra bir başka seyahatim için hazırlanacağımı göz önünde bulundurunca herşeyi bırakıp bende bir bavul mutlu anılarımla gidebilsem sadece .Bir Bucket List yapıp düşünmeli!

Tommaso'nun yazar olmak istediğini açıkladığı  ''Konuşmayı beceremiyorum.Biri soru sorduğunda bekleyin yazıp geleyim demek istiyorum.'' dediği anda hem iyi hemde kötü hissettim,iyi yanı kurgu da olsa arada sırada yaşadığım bu duygu sadece benim yaşadığım bir duygu değilmiş,kötü yanı ise aktarılmamış tonlarca düşüncemin sayfalarda kalması belki de...

Filmdeki ölümü çok çarpıcı olan Büyükanne'nin (Ilaria Occhini) ,Nicola'ya karşı hislerini anlattığı bir bölüm var ki beni derinden etkiledi.

''Yanımda olmadığında bile Nicola benimle birlikteydi...Onunla uyumadığımızda bile Onunla uyanırdım.Bunca yıl sonra hala ona aşığım....İmkansız aşklar asla ölmez,sonsuza kadar yaşarlar.''  

Fiziksel olarak yanında olmasa ya da bir türlü kavuşamasalar da iki insanın bazen sadece bir  kişinin aşkı bu derece güçlü hissedebilmesi fikri zaman zaman derinlerde bıraktığımız ''aşk''a karşı umutla bakmamızı sağlıyor.Bitse de bir şekilde,giden fiziksel bağlılık ,kalp hep yerinde...

La nonna'nın dediği gibi: ''Gerçekten önemli olan şeyler hep bizimle kalır.İstemesek bile...''

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder